Yeni Çarşı Günlükleri – Pardon

0

şubat 12, 2019 – galatasaray

‘Pardon.’

İlk kelimeler zordur. Daha doğrusu bir yabancıya söylenen ilk kelime her zaman zordur.

H. H. MERİÇ

Kendi halimizde, dertlerimizle mesut, varoluşumuzla kederli, yarım bir ruh hali ama en ufak şüphelere dahi düşman şekilde özgüvenli; hayatın – artık niyeyse – bir şeyler yapıp hülyalarımızı kucaklarımıza fırlatmasını beklediğimiz o anlarda, alanlarımıza gerçekliği getiren o yabancılara hep bir uyuz oluruz ne de olsa. Bu bilgiyi ya da önseziyi de kemiklerimize kadar içselleştirdiğimiz için, senaryodaki yabancı biz olduğumuzda o ilk kelimeyi kara kara düşünürüz. Düşünürken de alev alev cehennemler yaşarız.

Her insan yaşar bunu herhalde… Her insan diyorum çünkü ne de olsa dünyaya saldığımız o ilk nefesten, ilk kelimemizi çıkardığımız ana kadar en azından bir yıl geçer. Genelde ilk kelimemiz anne ya da baba olur ama eminim ki ilk söylemek istediğimiz başka bir şeydir. Sonuçta maratonun ilk kilometresini devirdiğimiz o saniyelerde kelime haznemiz fazla geniş değildir. O yüzden de bir yıl boyunca yüzümüze bir parmak mesafede ‘hanimiş annesi!’, ‘hanimiş babası!’ deyip tuhaf tuhaf sesler ve şekillerle huzurumuzu bozan hiç tanımadığımız bu insanlara, belki de ‘Ya pardon ama bir çektirin gidin, bir rahat verin.’ demek istemişizdir. Ama bunu söyleyecek cesareti bulmamız bir yılımızı ve de maalesef ilk yaşadığımız yılı almıştır. İşte hayattaki ilk mücadelesi ‘Ben şimdi ne diyeyim bunlara?’ sıkıntısıyla şekillenen insanın, sonraki yılları da pek farklı geçmez. Kendini ifade etmeye çalışma hasletiyle yuvarlanıp dururuz.

Böyle –dır’lı –dir’li konuşuyorum ama aldırmayın lütfen, öyle pek bir şey bildiğimi iddia edemem. En fazla birkaç bir şey. Bunlardan bir tanesi, belirttiğim gibi ilk kelimenin zorluğu. Bir diğeri ise bu kişiliğimizi örse oturtan elin; çekici, içine doğduğum hemcinslerime daha sert vurduğu. Erkeklerde bu durum niye böyle, pek bir fikrim yok. Belki hayatın foto finişinde, bize yarışı kazandıran farkı yaratacağını düşündüğümüz, önümüzden sarkan hain evlatlarımız, ökkeşlerimiz yüzünden… Gerçi bu vicdan yoksunu bencil varlıklar sebebi ile farkında olmadan yarış pistinden çıktığımız, dağlarda, derelerde, Marslarda, Venüslerde ama en nihayetinde duvarlarda koştuğumuz çok oluyor ama… Neyse.

İşte sonuçta, bu ağırlığı taşıyan homogillerden sapienslerin, damat tarafı olarak sosyal ortamlar diye kibarlaştıracağım sokaklarda, kafelerde, restorantlarda ve barlarda – ve hatta pavyonlarda ve de ‘dm’ yürümelerinde – benim gibi suyla iyice inceltilip paşa rakısı kıvamına getirilen bünyeler pardon diye başlar söze. Buradaki diğer yabancı ister cinsiyetsiz yorgun bir garson, ister cüzdanını düşürmüş yoğuşmalı bir testesteron, isterse de ahu yüzlü, Siren gözlü bir dilber olsun…

Bu yüzden, size de ‘Pardon!’ sevgili okurlar, kıymetli yabancılar. Sizi düşlerinizden, düşüncelerinizden alıkoyup, zamanınızı çaldığım için ve de bunu tamamen bencilce bir ‘pardon’ isteğiyle yaptığım için.

Bu kadar özür yeter ama. Gelelim mevzuya. Genelde ‘pardon’ deyip anımızı gaspeden tiplerin bir dertleri, bir anlatacakları vardır. Ben de o tiplerdenim, yalanım yok. Ama derdim ‘pardon’umdaki kadar bencilce değil. Arzuhalim paylaşmak. Mahallemi paylaşmak. Daha doğrusu onun 100 metresini, daha da doğrusu o 100 metrenin bir avuç insanını…

Galatasaray’dan Tophane’ye akan, Yeni Çarşı adında bir caddenin iki kaldırımıyız biz. Sinan ağabeyimiz, Dostoyevski Şafak’ımız var. Aytek kardeşim, Berrin’imiz, Nur’umuz var. Melek’imizin melakeliği, David’imizin gülümsemesi var. Sevda’mız var, Şiyar’ımız var. Suat ağabeyimizin ustura keskin fikirleri, Serdar ağabeyimizin huysuz neşesi var. Yine Sinan’ımız ve Engin’imiz – gerçi Engin Katar’a Araplara kahve yapmaya gitti ama olsun, geri geldi neticede – var. Kemal’imin Beşiktaşvari babacanlığı, Ebru’muzun şık ve latif dinginliği var. Dergah dediğimiz mahallemizin bakkalında sabahlarına kadar içtiğimiz seçim geceleri var. Pera’nın en şık en kibar sokak insanı Ümit’imiz var; geçen yıl toprağa versek de daha 30’una bile varmamışken, hala var; anılarımızda var, sohbetimizde var… Belki de sadece, kendi ruhuna aşufte Beyoğlu her daim değişirken, bastığımız yer ayağımızın altından kaymasın diye birbirimize sarılmışlığımız var.

Son olarak da bu sokağın yüzü suyu hürmetine Yeni Çarşı Günlükleri adını verdiğim bütün bu lakırtılar olur da alakanı cezbederse sevgili okur, dolabın soğuk kuytusunda senin için bekleyen bir tane de bira var.

Tam da bu sebeple,

‘Pardon ama

size

sevgili okur

diyebilir miyim…’

Share.

About Author

Gazeteci, Yazar. Jurnal.Net. Takip edin twitter veya instagram

Leave A Reply