Yeni Çarşı Günlükleri – Beyoğlu Maratonu

0

Nisan 13, 2019 – galatasaray

Ne zamandır beklediğim an buydu. Bir cumartesi sabahı, saat 06.30’du. Hava hala karanlık ve ben nicedir arzu ettiğim sabah koşusu için sokağa adım atıyorum. ‘Ne var bunda bu kadar büyütecek?’ diyebilirsiniz tabi.

H.H. MERİÇ

Ama hayatının neredeyse tamamını bir gece kuşu olarak geçirmiş ve bunu artık değiştirmek isteyen biriyseniz, pek çok başarısız denemenin sonunda, nihayet o sokakta dikildiğinizde siz de bir parça heyecan yaparsınız. Coşkulu bir ruh haliyle ve sokaktan yalpalayarak geçen bir iki sarhoşa niyeyse kibirli bakışlar yönelterek, Yeni Çarşı’dan Boğazkesen’e freni patlamış kamyon gibi hızla inen yokuşa saldım kendimi. Galatasaray Taksi Durağı’nın uykulu gözlerle bakan gececi şoförlerinin yanından geçerek hızımı arttırdım. Sabahın sakinliğinde pek bir sevimli olan Tophane’yi boğaza doğru kesen yolu pek yorulmadan katederken, istemedende olsa sallana sallana evine dönmeye çalışan birkaç kişiyi ürküttüm.

Meclis-i Mebusan’a çıkıp Fındıklı tarafına doğru döndüğümde tempom daha bir arttı. Yolda eve dönmeye çalışanlara şimdi de işe gitmeye çalışanlar eklenmişti ama o saatte herkes aynı uyurgezer yüzlere sahipti. Fındıklı’ya vardığımda nefesim kesilmişti. Mebusan Yokuşu’ndan hafif tırmanıp Cihangir Yoga’nın yanındaki merdivenlere varınca durup parkurun geri kalanını yürüyerek tamamlamaya karar vermek zorunda kaldım. Birden taze kalan Cihangir Caddesi’nden Susam Sokağı’na sapınca hücum etti. Yine aynı saatler yine cumartesi sabahları… Ama bu sefer buralardan uykuya gitmiyordum, uykudan buralara gelmiştim. Bu düşünceyle mutlu, eski alışkanlıklarımın nihayet bir parça değişiyor duygusunun gururuyla, Akarsu Yokuş’undan Çukurcuma’yı teğet geçerek Cezayir’in önünden, başladığım noktaya geri döndüm. Eve çıkıp; kısa antrenman, sağlık sıhhat organik kahvaltı ve sıcak duş üçlememle kendimi vaftiz ettikten sonra saat henüz saat 09.00 iken önümde uzanıp giden koca cumartesiye gülümsedim.

Erken kalkmakla ilgili olarak beni en çok cezbeden duygu da budur. Çalışma hayatının bizi öldürmemek için razı ettiği sıtma olan iki günlük hafta sonunu içerek değil de yaşayarak değerlendirme isteği… Sanırım yaşla gelen bir şeydi bu. Ne de olsa içtikten sonra kendine gelme süresi yaşla beraber artıyor. Her yaşta sabit olarak iki gün süren hafta sonunun ziyan olma oranı da…

Neyse…

Saat 10.00’a gelince kitap, defter ve fotoğraf makinesinden oluşan yüksek lezzetlerle hayatta kalma kitini çantama doldurarak tekrar sokağa çıktım. Planım Sinan’ın dükkanında oturup kahve içerek sabah saatlerini geçirmek sonra da önceden sözleştiğimiz üzere Yaratıcı Yazarlık Atölyesindeki arkadaşlarla buluşmak için Boğaziçi Üniversitesi’ne gitmekti. Sinan, hayatımdaki önemli figürlerden bir tanesidir. Seneler içinde – belki de sinsi bir planın kurbanı olarak – sadece onun yaptığı kahveleri içebilir oldum. Tabi tek önemi benim için bu detaydan ibaret değil. Ne kadar yorgun ya da dertli olursa olsun kapısından girenlere esirgemediği bir gülümsemeye sahip.

Hatta bir kahve ile dört saat boyunca masa işgal edenlere karşı bile sadece içinden küfreder. Genelde güne başlarken de ilk gördüğüm insan kendisi olur. Kapalı havalarda da gülümsemesi bir güneşli pazartesi etkisi yaratır. Dükkana vardığımda Berrin Hanım ile karşılaştık. Kendisi Aytek’in validesi olur. İstanbul’daki en sıradışı tasarımlara sahip – sadece ‘bence’ değil – butiğini işletiyorlar.

Bu şehirde birkaç yüzyıl geçirmiş ailelerin soyundan gelenlere mahsus keskin bir profile, parlak bakışlara ve her daim bir kısrak üzerinde yükseliyormuşçasına dik ve sağlam bir – affınıza sığınarak – postüre sahip. Bir de zengin anılara tabi ki.

İstanbul Lisesi’nin koridorları, Suriçi’nin sokakları, Zerafet Mektebi’nin hocaları… Yine de bütün bu eski kelimelere rağmen genç görüntüsü ile Berrin Hanım’la konuşmak insanda ilginç bir etki yaratır. Artık sadece hatıralarda yaşayan o eski İstanbul’un aslında ne kadar kısa bir süre önce kayıplara karıştığına dair bir çeşit melankoli…

Sabah kahvemi, anıların ve Etiyopya aromalarının rayihalarıyla içtikten sonra, Beşiktaşlı Sinan’ın pazar akşamı derbi hakkında yaptığı göndermelere gülümseyerek metroyla Boğaziçi Üniversitesi’ne yollandım.

BÜMED’de her zamanki gibi gürültülü bir doğum günü partisi vardı. Atölye arkadaşlarımı beklerken bir garsondan öte  Metin Bey’le çığlık çığlığa oynayan veletleri izledik. Takım elbiseli bir palyaçonun kontrolünde deterjana batırılan büyük halkalarla dev köpük balonları yapıp kendilerinden geçiyorlardı. Her şeyin gayet yolunda gittiği bu oyun da hayattaki pek çok şey gibi iktidar sahibi olmak isteyen bir bünye tarafından bozuldu. Doğum günü sahibi olmanın yeterince meşru bir gerekçe olduğunu düşünen sevimsiz bir velet ısrarla sıraya girmeyi reddederek halkanın sürekli kendi elinde olmasını talep ediyordu. Palyaço ise sıra hukukuna sadık bir şekilde bu küçük diktatörü diğer çocukların endişeli bakışları arasında ikna etmeye çalışıyordu. Ama küçüğümüz ne palyaçoyu ne de sıra hukukunu takıyordu. Halka üzerindeki iktidarına karşı bir düşmanlık olarak gördüğü bu telkinler karşısında ısrarını sürdürüyordu. Israrı fayda etmeyince de en büyük silahını çıkardı. Sahte bir ağlama krizi… Bu durum karşısında da palyaçomuz ilk hatasını yapıp bir defalığına diye altını kalın kalın çizerek halkayı diktatöre verdi. Sanırım bir kaynakla sıra bozulmaz diye düşündü. Makul bir düşünceydi.  Ama o sırada makul sadece. Ağlamanın iş yaptığını gören habis velet ise içinde dizginleyemediği halka şehvetinin verdiği güçle gözyaşı konusundaki ustalığını her seferinde daha bir arttırdı. Bir  kaynakla bozulmayacağı düşünülen sıra çok kısa bir süre içinde yerle yeksan oldu.

O tatlı çocuklar da göz açıp kapayana kadar birer velete dönüşmüş, kendi halkalarına sahip olmak için ağlamaya başlamışlardı. Ağlamalarla beraber palyaçonun çaresiz lütfenlerle korumaya çalıştığı deterjan havuzuna yapılan çevik ataklar da geldi. Sonra çocuklardan biri dört ince ayak üzerinde sallanan bu küçük leğenimsi havuza çarptı ve içindeki her şey yere döküldü. Palyaço afur küfür, veletler feryat figan, anneler ah vah, babalar ise hiç var olmadan oyun sona erdi.

Necip milletimizin uçsuz bucaksız gönül toprakları maalesef palyaço yetiştirme konusunda çok kuraktır. Tuhaf olan ise aynı cennet bahçesinin saray soytarılığı konusunda böylesine bereketli olması. Neredeyse her sene ürün rekoltesinde var olan rekorlar tekrar kırılıyor. Şimdi ‘ha palyaço ha soytarı, ne farkı var?’ diye sorabilirsin ama bence farkı çok net. Sonuçta palyaçolar çocukları güldürmeye çalışır, soytarılar ise gülmeyi çoktan unutmuş takım elbiseli adamları. Çoğu kişi belki palyaçomuz olmadığına hayıflanır ama ben yine de soytarılarımızın da ciddi bir fırsat olduğunu düşünürüm. Sonuçta hala dünyanın hemen her ülkesinde pek çok saray var ama artık bu ülkelerde eskisi kadar soytarı yok. İhtiyaçta ortada. Dünya’mızın yörüngesinin gidişatından anladığım kadarıyla da bu ihtiyacın küresel ölçekte günden güne artacağı görünüyor. Bu sebeple tüketim fazlası olan soytarılarımızı ihraç etmenin bir yolunu bulabilirsek hem ekonomimiz kurtulur hem de toplumsal barışımız bir parça da olsa iyileşir.

İşte kendimi bu fanteziye kaptırıp bir yandan bir soytarının eğitim masraflaryla, memuriyette ya da gazetede veya özel sektördeki stajı boyunca alacağı maaşlar üzerinden maliyetini hesaplamaya çalışırken; diğer yandan da ürün çeşitliliği sağlamak ve Hristiyan ülkelerin iç pazar arzlarıyla rekabet etmek için Diyanet tarafından finanse edilen papaz okullarının hayallerini kurup kafayı iyice çizmeye başlamışken imdadıma arkadaşlarım yetişti.

Sonraki saatlerim ise çöken – güya – bahar akşamının serinliğinde ufaktan demlenme ve yazılan öykülerdeki tıkanıklıkları açmak üzerine ortaya atılan fikirlerle geçti.

Hafif çakırkeyif Galatasaray’daki yuvama döndüğümde saat 22.00’idi. Sol tarafımda Boğazkesen’e akan koşu parkurum, sağ tarafımda ise önce Galatasaray Meydanı’na oradan Tünel’e ve Asmalımescit’e ve kaç senelik anılarımın sindiği aileleşmiş mekanlara koşan gece parkurum uzanıyordu. İhtiyaç duyduğum hareket sadece kapıya doğru atacağım bir tanecik adımdı ama… Nereden geldiği belirsiz bir dürtüyle, bir an kendimi ormanda ikiye ayrılan yolların çatalında dikilen ve kararsızlığın cenderesinde yüzünü buruşturup ne yapacağını bildiği halde o karara direnmeye çalışan insanlar gibi hissettim. Dediğim gibi sadece bir an… Sonra sanki sabahtan beri planlıyormuşum gibi kararlı adımlarla İstiklal’e doğru tırmanmaya başladım. Bir durak Parantez, bir selam Baylo, iki muhabbet Corridor Pera, hadi bir de OnPera derken sonunda eve doğru koyulduğumda saat sabahın 6.30’uydu. İstiklal’de yalpalayarak yürürken yanımdan en sportif kıyafetleriyle hızla geçen 40 yaşlarındaki koşucunun kibirli bakışlarına aldıracak halim kalmamıştı.

Merdivenleri çoktan zayi olmuş pazar gününün acısıyla tırmanırken alışkanlıklarımı değiştirmek için hala çok umutluydum. Ama Beyoğlu’nun benimle ilgili alışkanlıkları hakkında ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu.

Share.

About Author

Gazeteci, Yazar. Jurnal.Net. Takip edin twitter veya instagram

Leave A Reply