Hıncal Uluç’a ‘Defne’ tepkisi!

0

Sabah gazetesi yazarı Hıncal Uluç’un ‘Bu Nasıl Mahalle Baskısıdır?’ başlıklı dünkü köşe yazısında Defne Joy Foster’ın ölümüyle ilgili yazdıkları büyük tepki topladı ve birçok isim Uluç’u sert bir dille eleştirdi. Bugün de gazetelerin çoğunda Hıncal Uluç’a sert tepki gösteren yazılar vardı. İşte onlardan bazıları:

Bir provokatörün köşe yazarı olarak portresi… (İsmet Berkan, Hürriyet)

BİLEN biliyor, kişilikler üzerinden polemikler yapmayı, fikirlerime değil de kişiliğime saldıranlara cevap vermeyi seven birisi değilim, gazete köşelerinin böyle kullanılması da hoşuma gitmez zaten.

Bugün, çok uzun zamandan beri kafamda evirip çevirdiğim bir şeyi, Sabah gazetesi yazarı Hıncal Uluç, benim meslek ağabeyim ‘Hıncal Abi’ üzerinden yazacağım.

Çünkü Hıncal Abi epey bir süreden beri sadece ‘Hıncal Abi’ değil, öyle olsa söyleyeceklerimi açar telefon ona söylerim zaten. ‘Hıncal Abi’ epey bir süreden beri bir kuruma dönüştü. Türk basınında sağda solda küçük Hıncal Abiler var; hiçbiri aslının yerini tutmasa, onun kadar yaptığını başarılı yapamasa da, en entel kılıklı fikir gazetemizden çok satanlara kadar her gazetede en az bir tane ‘Hıncal Abi’ kılıklı yazar var maalesef.

Bu tarz yazmanın bazı özellikleri var, hepsini sıralamayacağım ama bazılarını yazayım burada:

– Tersten çak; herkesin aklına geleni değil insanların aklına gelse bile söylemediğini yaz.
– Kişilerle uğraş; ama bunu sanki genel bir durumu o kişi yansıtıyormuş gibi yap.
– Okurunu o konuyu senden daha iyi kimsenin bilmediğine, dünyayı kimsenin senden daha iyi takip etmediğine inandır.
– Gündelik hayatını sanki herkesi ilgilendiren bir şeymiş gibi yaşa ve yaz.
– Herhangi bir konu senin üstüne vazife midir, değil midir diye düşünme, ‘ekmek’ gördüğün her konuya gir.
– Ne yaparsan yap ama kendinden söz ettirmeyi başar.

Her gazetede en az bir Hıncal Uluç olmasına rağmen bu taklitlerin hiçbirinin Hıncal Uluç’un yarısı kadar olamamasının bir temel sebebi var. Az önce bu yazı tarzının bazı kurallarını yazdım, son iki kural var, onları şimdiye sakladım:

– Senden övgüyle değil sövgüyle söz edilmesini tercih et.

– Sevilen değil korkulan biri ol.

Evet, bu son iki kuralı uygulamayı çoğu taklitçi göze alamaz. Her şeye rağmen yaptıklarının bir bedeli olmasın isterler, nefret edilmekten hoşlanmaz, sevilmek isterler.

Oysa Hıncal Uluç bunu beklemez. Etrafında çok dar bir insan grubu vardır onun, o dar gruptaki isimler bile zaman zaman koparlar, yerlerine bazen yenileri gelir bazen gelmez.

Hıncal Uluç dendiğinde çoğu insanın aklına sevimli bir insan gelmez, aksine hafif bir tedirginlik, adı konmayan bir korku, kızgınlık hatta nefret gibi kuvvetli duygular gelir.

Oldukça uzun zamandan beri tanıyorum Hıncal Abiyi, hayatta en çok yarattığı bu korku, hatta nefretten tatmin duygusu aldığı hissine kapıldığım çok oldu.

Dünkü Defne Joy Foster yazısıyla bir kez daha Türkiye’nin en nefret edilen kişisi ünvanını kazandı Hıncal Abi.

Ama unutmayın, Hıncal Abi esasen bununla besleniyor. Hakkında konuşuluyor, hem de çok ağır kelimelerle konuşuluyor; o ise bundan ötürü mutsuz değil, hatta eminim keyif alıyor.

Bugün benim bu yazımla birlikte kim bilir kaç yazı yazılacak Hıncal Abiyi eleştiren Türk basınında. İşte bu yazılar ona gençlik aşısı gibi gelecek, bu sabah hakkında yazılan aleyhte yazıları okumak için gazetelere daha bir iştahla saldıracak Hıncal Abi, bazılarını okurken gevrek gevrek gülecek, etrafında birileri varsa bazı yazılara sinirlenmiş gibi yapacak.

Bu konuda iddiaya girmem ama Hıncal Abi kendisi hakkında yazanlara da uzun süre cevap vermeyecek; onları görmezden gelecek, ‘Siz bana vız gelir tırıs gidersiniz’ diyecek.

Esasında hepimizin böyle yapması lazım; o ne yazarsa yazsın, onun gibiler ne yazarsa yazsın görmezden gelmeli, onun oyununa gelmemeliyiz.

Ama provokatörlük, kışkırtıcılık öyle bir hastalık ki, ilgi çekmek için, küfür yemek için, gündemde kalmak için o ve onun gibilerin başvurmayacağı yol, çiğnemeyeceği kırmızı çizgi, kırıp dökmeyeceği insan, görmezden gelmeyeceği herhangi bir insani değer yok.

İşi, her seferinde eli yükseltmek, ‘yok artık bu da söylenmez’ deneni söylemek.

Öyle bir noktaya getiriyor ki, mecbur kalıyorsunuz, ona cevap veriyorsunuz.

Böyle durumlarda onun da cevabı hazır: ‘Benimle polemik yaparak prim yapmaya çalışan adam’ diyor, adınızı anmadan.

Böyle yapmanın bir geçinme, ekmek parası kazanma, hatta zenginleşme yolu olması beni fena yapıyor.

Hazreti İsa o lafı boşuna söylemedi…

HIRİSTİYANLARIN kutsal kitabı İncil’in meşhur öykülerindendir. Maria Magdelena taşlanacaktır. Hazreti İsa, ‘İlk taşı içinizde en günahsız olan atsın’ der.

Kimsenin ahlakını yargılamak bize kalmadı. Neyin iyi ahlak neyin kötü ahlak olduğunun ölçüsünü de biz koymuyoruz.

Maalesef kaç gündür Türk basınında gencecik yaşında ölüp giden bir sevimli insan için neler denmiyor neler…

Bugün siz ahlak bekçiliğine soyunursanız yarın başkaları da sizin ahlakınızı sorgulamaya kalkar.

İçinizde en günahsız kimse o atsın ilk taşı.

O kocada sende olmayan her şey var Hıncal Abi!.. (Reha Muhtar, Vatan)

Defne Joy Foster öldü… Arkasında dünyalar güzeli bir bebeği bırakarak… Ölümden daha fazlası yok… Ölüp gitti ve artık konuşamayacak ki… Kendini savunamayacak ki…

İlişkisini, kocasını, hayatını, çocuğunu, neler hissettiğini, ne yaşadığını, neyi neden yaptığını anlatamayacak ki… Öldü işte… Belki hatalıydı… Belki günahtı… Belki haklıydı… Belki kocasıyla ayrı hayatları yaşıyordu… Belki çocuğu için evliliği kağıt üstünde sürdüyordu… Bunları bilebilir miyiz?.. Bunları sen bilebilir misin Hıncal Abi?..

Peki bunları soracağın bir kimse var mı şimdi?..

Soramayacağın bir ölümün, cenazesinin kalktığı günde, “Su testisi su yolunda kırılır… Babası çocuğuna ‘annesini bir bekar evinde bir ton alkolle öldü’ diye mi anlatacak” diyecek kadar yangını nasıl düşürebiliyorsun cenaze evine?..

Bir çocuğu korumasını hiç bilmiyorsun değil mi Hıncal Abi?… Hayatta her zaman bir şeyler söylemek zorunda değilsin… Her zaman bağırmak, kızmak öfkelenmek mecburiyetinde de değilsin… İnsanların susacağı, susması gerektiği anlar, susması gerektiği durumlar vardır… Bazen konuşulmaz susulur… İnsanlık adına, ölen insan adına sukunet ve tevekkül gösterilir…

Sana sorduğun soruların cevaplarını verebilecek mi Defne?.. Böyle bir olanağı var mı o kızcağızın?.. Ölmedi mi o daha bir gece önce?.. Cenazesinin kalktığı gün annesi için yazdığın bu yazıyı okumayacak mı o küçük çocuk?.. İyilik mi yaptın o çocuğa şimdi?.. Korumuş mu oldun o çocuğu bugün?.. Geleceğini mi sağlam inşa ettin, yazdığın bu yazıyla o çocuğun şimdi?..

Hıncal Abi, Sen eleştirdiğin için insanlar sana kızıyor zannediyorsun… Oysa eleştirdiğin için kimse kızmıyor sana… “Kötülük” yaptığın için kızıyorlar sana… Yaşamın boyunca biriktirdiğin onca kini ve nefreti, suçsuz, günahsız insanlara kötü günlerinde, akrebin iğnesi gibi soktuğun için insanlar sana bu kadar öfke duyuyorlar… Hem sana bir şey soracağım?.. Sen bu kadının kocası mısın ki bu soruları öldüğü gün ona sorabiliyorsun?.. Sen o çocuğun babası mısın, annesiyle ilgili bu kadar fütursuz sözcükleri kullanabiliyorsun?..

Aldatılan sen misin de bu kadar ahlak bekçisisin?.. Biliyor musun aralarındaki ilişkiyi?.. Belki başka hayatlar yaşıyor, çocuk için birarada bulunuyorlardı… Biliyor musun, bilebilir misin?.. Bazen hayat bizlere çok acı oyunlar oynar… Tahmin edemeyeceğin şeyler çıkar… Ne yapacağını bilemediğin, öfke, tepki, acı, sevgi, üzüntü arasında sürekli bir tahtaravalliden geçtiğin günler yaşarsın… Öyle anlarda, Tanrı’nın bana mümkün olan en büyük sabrı vermesini dilerim… En azından elaleme karşı sukunetimi muhafaza edebilmek için…

Kocasını gözlüyor musun Defne’nin, Hıncal Abi?.. Sende olmayan her şey var o adamda biliyor musun?.. Sen “bir gecelik ilişki için erkeğin evine koşan kadından” söz edip, ortalığı velveleye veriyorsun… O adam susuyor… Sen, “bu çocuğa, bu baba ne anlatacak” diye bağırıyorsun?.. O baba yine susuyor, karısının cenazesini defnediyor… Sen “Ben bu kadına saygı duymam…. Su testisi su yolunda kırılır” diyorsun… O adam tabutu öperek karısını son yolculuğuna uğurluyor… Aralarında ne geçti bilmiyorum?..

Sorunları var mıydı yok muydu, ondan da bihaberim… Yeni bir hayata mı yelken açmışlardı, yoksa çocukları için mi aynı evde kalıyorlardı onu da süzemiyorum… Bebeğiyle yalnız başına kalan genç babanın, kafasında soru işaretleri var mı onu da çıkartamıyorum… Ancak bildiğim bir şey var!.. O kocada sende olmayan herşey var Hıncal Abi…

Zift gibi katılaşmış vicdanlar (Mehveş Evin, Milliyet)

Büyüklerimizden öğrendiğimiz buydu: Ölenin ardından konuşulmaz. Hayır efendim, “kör ölür badem gözlü olur”u savunmuyorum. Cenazesi daha o gün toprağa verilmiş bir insanın arkasından saydırmanın, ahlakına, namusuna dil uzatmanın, çoluğunu çocuğunu malzeme etmenin insanlığa sığmadığını söylüyorum… Susmanın erdeminden bahsediyorum!

Gayet net ve anlaşılır bir sosyal kural, öyle değil mi? Belli ki değil. Bazılarının dedikodu yapmak, kara çalmak veya ahlak bekçiliğine soyunmak için cenazenin kırkının çıkmasını bekleyecek kadar bile sabırları yokmuş. Defne Joy Foster’ın ani ve üzücü ölümünün üzerine olanlara bakın… Acılı bir aile, yetim bir bebek , üzüntüden kahrolan arkadaşlar…. Bunların hiçbiri, öleni hiç tanımadığı halde “Ne işin vardı bakayım oralarda?” demekten alıkoyamamış iki kalemşoru…

Sizin de testiniz kırılır

Evet… Yeni Akit’ten Serdar Arseven’le Sabah’tan Hıncal Uluç’u aynı noktada buluşturan, genç bir kadının bedeni üzerinden yaptıkları akıl almaz ahlakçılık. Kullandıkları kelimeler bile aynı: Su testisi su yolunda kırılır! Yahu gencecik bir kadın ölmüş! Biraz saygı! Biraz izan! Biraz utanma!

İnsan önce kızıyor, sonra üzülüyor, en nihayetinde ümitsizliğe kapılıyor: İçleri nefretle zift gibi katılaşmış, ahlak zabıtası erkekler dünyasında yaşamak ne zor! Uluç’un başlığı pek ilginç: “Bu nasıl bir mahalle baskısıdır” diyor. Kavram karışıklığına bakın. Defne Joy’u bir azize mertebesine sokan haberlerden sıkılmış… Ortada açık seçik ihanet varmış… Bu yüzden ölse bile o insana saygı duyamazmış!

Bak sen… Bu mantığa göre Uluç, “töre” bahanesiyle işlenen cinayetlerin de savunucusu olursa şaşırmayalım! Evli barklı, HEM DE anne olan kadınların hangi saatte nerede olacağından mesul Zabit Bey olarak, kimin saygıyla anılmayı hak ettiğini, kimin paçavra gibi gömülmesi gerektiğine o karar versin, öyle mi?

Hem ölenin üzerine toprağın atıldığı, herkesin hakkını helal ettiği gün namus bekçiliğine soyunacak… Hem de etrafa çemkirecek “Ne biçim mahalle baskısı bu? Vurun kahpeye!” diye bağıracak!

Fanatik dinciden beter

İşin en acıklı tarafı ne, biliyor musunuz? “Modern ve aydın” iddiasında olan bir yazarın fanatik bir dinciden bile daha beter namus bekçiliğine soyunması… Serdar Arseven, Defne Joy’un ölümünü “çarpık yaşayan, aksırıp tıksırana kadar içen çağdaş laikler”e bağlamaya kalkışacak kadar iç görü ve analiz yeteneğinden yoksun bir İslamcı. Peki ya “Hıncal abiii”ye ne demeli? Kendini, ölen kadının kocası yerine koyup acısı üzerine dans etmeler? Küçücük bir bebeğin annesiyle ilgili anısına ipotek koymalar? Haberci kuşları kanalıyla “bekâr erkeğin” ağzından laf almalar? “Bir gecelik ilişki” yaşandığına karar kılıp vaaz vermeler? Ne münasebet? Bütün bunlar, ülkemizdeki kadın düşmanlığının ve cinsiyet ayrımcılığının tezahürü. Eğer Defne bir erkek olsaydı, kim “O saatte bekâr birinin evinde ne işin vardı?” deme cüretini gösterirdi? Babalığını, evliliğini, yaşam tarzını sorgulayan olur muydu?

(Çocuklu) bir kadının televizyonda dans etmesi bile “aşırı” bulunuyor bu ülkede. Bir de böyle bakın.

Ahkam kesmeye hakkımız yok (Banu Güven, Gazeteci)

Kimse bir hayat ve bir ölüm hakkında böyle konuşmasın. Basının sıra dışı bir şekilde, böyle bir acı olayın ardından bir istisna dışında ilk kez belki bu kadar örnek olacak şekilde serinkanlı, insani davrandığını düşünürken, böyle bir yorumla karşılaşmak sarsıcı. Çünkü insanların ne yaşadığını, bizim dışımızda başkalarının ne yaşadığını hiçbir zaman bilemeyiz, neden yaşadığını da bilemeyiz. Hem gidene hem de kalana saygıda kusur etmemek lazım. Kimsenin de başkalarının hayatında arka planını bilmediği durumlarla ilgili ahkam kesme hakkı olamaz, hele böyle bir acı kaybın ardından. (Radikal)

Ahlak bekçiliği kimseye düşmez (Derya Alabora – Oyuncu)

Ölünün arkasından ahkam kesilmesi, ahlak bekçiliği yapılması kimsenin hatta Hıncal Uluç’un üzerine hiç düşmez. Ahlakı bacak arasında zanneden zihniyetin ne söylediği hiç umrumda değil, bence zaten ahlak bu değil. Hıncal Uluç kim oluyor da ilgisinin bile olmadığı bir insanın arkasından söz söyleme hakkı buluyor. 32 yaşında, 18 aylık çocuk annesi bir kadının arkasından bu şekilde konuşulması gerçekten çok çirkin. (Radikal)

Ona ne, bize ne! (Lale Mansur – Oyuncu)

Ölüm bir kere sözün durduğu yer. Çok ayıp biri için bu şekilde konuşmak. Korkunç geldi bu bana. Dehşet içinde kaldım. Hayatının bu kadar baharında birinin böyle ölmesi hiç tanımasa bile insanı üzüyor. “Su testisi su yolunda kırılır” nasıl denir? Kendisini kızın annesinin yerine koyup bakmayı denese…Öyle bir şey olmuşsa bile ona ne, bize ne? Bu bilgi bize ne kattı şimdi? (Radikal)

Anneyle çocuğu arasındaki ilişkiye kimse karışamaz (Evrim Sümer, Radikal Hayat)

Bir anne, ister kocasını aldatsın, ister genelevde çalışsın, isterse terörist olsun, hepsinden önce annedir. Annenin çocuğuna olan sevgisi, ilgisi hiçbir parametreden, hayat şartından, tercihten etkilenmez. Ayrıca iki kişi arasındaki ilişkiye kimse müdahil olamaz, yorum yapamaz.

Her ilişkinin kendi doğası, kuralları, bazen de konuşulmamış anlaşmaları vardır. Hıncal Uluç evlilik ve aile danışmanlığına mı soyundu şimdi de? Defne Joy’un kocası konuşmazken ona da susmak yakışırdı

Hıncallaşmak (Serdar Akinan, Akşam)

Hıncal Uluç’un Defne Joy için yazdıkları gerçekten kabul edilecek gibi değil. Çok bilmiş tavırlarlarıyla Türk medyasında bir köşe tutmuş bu zatın hemen her konuda nicedir kestiği ipe sapa gelmez ahkamlar bir yana bu yazısı zihniyetine dair bir fikir verdi. Defne Joy 18 aylık bir çocuğa sahipmiş ve bekar bir erkekle one night stand yapamazmış… Sana ne? Bir insanın ‘tonla alkol alması’ seni neden ilgilendiriyor? Çok içer, fuhuş yapar, katildir, kumar oynar, uyuşturucu kullanır, hırsızlık yapar… Günah işlemektedir, yasaya karşı gelmektedir, içinde yaşadığı toplumun değerlerine ters düşmektedir, ahlaksızlık yapmaktadır… Ahlak dersi vermek ne zamandır 20 yaşında kızlarla düşüp kalkan bunu da kamuyla paylaşan 70 yaşındaki bir adamın işi oldu? Çocuğu büyüdüğünde annesinin nasıl bir insan olduğu, nasıl hayatını kaybettiği sorusuna kimin nasıl bir yanıt vereceği senin ve toplumun meselesi değildir… Ailesinin, kocasının bileceği ‘özel’ bir detaydır. Sevgili kuzeninin yaptığını ‘keratalık’ kategorisine alıp, maço bir dille, ölmüş bir anneye ‘su testisi’ diyerek fahişe imasında bulunman affedilecek bir ifade değildir.

Andropoz sonrası bir psikolojik sorunun olabilir ama orada dur artık… Karısının cenazesini daha toprağa vermemiş bir adama kalkıp evlilik koçu gibi nasihatlerde bulunmak gerçekten haddin olamaz. Bu ülkede her anlamda mahalle baskısı artarken, böylesi zehirli bir anlayışla ve zalim bir üslupla bir kadının ölüm biçimi üzerinden yeni bir mahalle baskısını inşa etme çaban ise akıl alacak gibi değildir.

Zalim ruhlu bir adamın 70’inden sonra düzelmesi elbette beklenemez, sadece daha da yalnızlaşır… Bu utanç vesikasını, köşemi adıyla ve yazdıklarıyla kirletemeyeceğim bir kimseyle aynı üslupla kaleme almış olman ayrıca manidardır… Son olarak sadece Hıncallaşabilenlerin değil, açıkça ifade etmese de bu zihniyetle aynı frekansta olanların şunu görmesi gerek: Defne Joy Foster herkesi üzen ani ölümüyle bize bir ders verdi… İnsan fanidir ve hata yapar… Şayet bir günah veya suç varsa cezayı kamu vicdanı üzerinde modern engizisyonlar kuran ikiyüzlü ve zalim ahlak bekçileri veremez. Vermeye kalkanlara hadleri böyle bildirilir… Türkiye tek tip olamaz. Olmayacak…

Share.

About Author

Her zaman doğru, daima net. Takip edin twitter veya instagram

Leave A Reply